6 Eylül 2023

Siyasi uzlaşmanın yapısal dönüşümü

Max Horkheimer | Fotoğraf: Jeremy J. Shapiro/CC BY-SA 3.0/Wikipedia Commons

1939 baharında Max Horkheimer, Otto Kirchheimer’den Almanya ve İtalya’daki faşist rejimlerin ekonomilerini karşılaştıran bir rapor talep eder. Kirchheimer, bu raporda her iki rejimin de özel mülkiyete dayanan tekelci kapitalizmi güçlendirdiği sonucuna ulaşır ve bu sürecin kurucu unsuru olan politikaları sayar: Özelleştirme, çeşitli sektörlerde orta sınıfı yoksullaştıran sermaye yoğunlaşması, ücretlerin düşürülmesi, emek yoğunluğunun arttırılması, tarım sektöründeki büyük toprak mülkiyetinin gücünün kesintisiz devam ettirilmesi.

Hubertus Buchstein, Horkheimer’in Kirchheimer’in tespitlerini iyice sivrileştirerek, faşizmde dolaşım alanının tamamen ortadan kalktığı bir ideal tipleştirmeye yöneldiğini ancak rapordaki verilerin bu sonucu desteklemediğini öne sürüyor. Buchstein’a göre mayıs 1940’ta Kirchheimer’in, Horkheimer’in “Otoriter Devlet” makalesine karşı yönelteceği eleştirilerinin kökeni muhtemelen rapora dair bu anlaşmazlıkta yatmaktaydı. Bu makale Horkheimer’in (1920’lerde korporatizm tarafından yedeklendiği iddiasıyla) örgütlü işçi hareketinin muhalefet potansiyelini yitirdiği ve böylece otoriterizme karşı tek gücün yalnızlaştırılmış bireyin eleştirel düşünce gücü olduğu fikrine dayanmaktaydı. Nitekim, Frankfurt Okulu’nun bir sonraki kuşak temsilcisi Jürgen Habermas bu makaleyi Horkheimer’in Okul’daki kolektif çalışmadan ayrılmasının başlangıcı olarak kabul edecektir (Buchstein 2019: 222-223). 

Geçen hafta belirttiğim gibi Weimar sosyal demokrat hukukçuların son kuşağından olan Kirchheimer, Horkheimer’e yönelik eleştirilerinde ne kitlesel işçi örgütlerinden ne de sosyal ihtiyaçları karşılayan bürokrasiden taviz vermez. Ona göre Horkheimer’in dışa vurduğu kötümser gelecek beklentisinin altında aslında insan doğasına ilişkin bariz bir iyimserlik hüküm sürmektedir. Kirchheimer siyasi değişimin yegane kaynağı olarak özgürlük iradesine yapılan vurguyu eleştirir, buna karşı hem kitle örgütlerinin siyasi mücadeledeki önemini vurgular, hem de hakimiyet ve hizmet bürokrasisi ayrımı yapar. Kirchheimer toplumun temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir gelecek için hizmet bürokrasisinin vazgeçilmez bir araç olduğunu düşünür. Tartışma 1942 yazında mektuplarla devam eder. Bu yazışmalarda Kirchheimer, faşizme karşı mücadelede sosyal demokrasinin temsil ettiği naif ilerleme anlayışının eleştirisinde Horkheimer’la hemfikirdir. Ancak Horkheimer’in, faşizmin burjuva antropolojisini temelinden dönüştürdüğü tezine cepheden karşı çıkar. Kirchheimer’e göre Nazizim burjuva antropolojisini tamamen devam ettirmiş, hatta bunun temel niteliklerini sivriltmiştir: Bireyde ölüm korkusu ve hayatta kalma güdüsünden başka bir şey kalmamıştır. Böylece, Schmitt’in Favori Öğrencisi Kirchheimer faşizmin antropolojisinde Hobbes’un kurguladığı doğa halinde bireyin özelliklerinin somutlaşmış halini görmektedir.

1941 yılından itibaren Kirchheimer “Nasyonal Sosyalizmin Hukuk Düzeni” ve “Siyasi Uzlaşmanın Yapısında Değişimler” başlıklı iki çalışmayla faşizme dair kendi rejim analizini geliştirir. Buchstein, Pollock-Adorno-Horkheimer’in Kirchheimer’i kendi tespitlerini özetleyen “devlet kapitalizmi” tezine doğru çekebilmek için nasıl çabaladığını mektuplar üzerinden ortaya koyuyor. Ancak tüm telkinlere rağmen Kirchheimer bu mektuplarda hiçbir şekilde geri adım atmaz. Kanımca bu tutum siyaset bilimi açısından çok verimli bir araştırma programının kapısını aralamıştır. Nitekim, siyasi uzlaşmanın dönüşümünü Neumann’ın burjuva hukukun işlevsel dönüşümü ve Habermas’ın burjuva kamusallığının yapısal dönüşümü tezleriyle paralel değerlendirmek ve hümanizmin bireysel imkanlarından ziyade siyasetin toplumsal imkanlarından bahsetmek mümkündür.

Kirchheimer’e göre rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş siyasi uzlaşmanın yapısını dönüştürmüştür. Rekabetçi kapitalizmde uzlaşmalar parlamentoda temsil edilen kadro partileri vekilleri aracığılıyla gerçekleşir. Tekelci kapitalizmde ise kadro partileri kitle partilerine dönüşmüş, kitle örgütleri ortaya çıkmış ve böylece parlamenter uzlaşma önemini yitirmiştir. Paranın evrensel değer ölçüsü olarak düşüşü ve siyasi temsilin tekeller karşısında bağımsızlığını kaybetmesiyle 19. yüzyılın parlamenter temsil modeli ortadan kalkmıştır. Kitle demokrasisinin temel niteliğini, idarenin kamusal denetimi ve merkez bankasının özel denetimi arasındaki çatışma teşkil eder. İngiltere’de Robert Peel’in 1844 Banka Kanunu kredi araçlarının hakimiyetini tanımlamıştır. Ne kamusal, ne özel, içsel, bireysel hiçbir sözleşme, sorumluluk, ödev, borç bu kanundan masun kalmamıştır. Yani gerçek egemenlik parlamentodan (Londra’nın finans merkezi) Lombard Sokağı’na geçmiştir. Bu sürecin tarihsel gelişiminin izini 1920’lere kadar süren Kirchheimer, nihayetinde Weimar Cumhuriyeti’ne dair tartışmalarda genelde gözden kaçan bir kuruma diker gözlerini: Merkez Bankasına.

Weimar’ın Merkez Bankası Başkanı Hjalmar Schacht’ın Weimar’dan Nazizme geçişte oynadığı önemli rol siyaset biliminde neredeyse unutulmuştur. Ancak hakikat şudur ki, Schacht’ın desteği olmasa Nazilerin büyük sermaye ve Weimar sağıyla uzlaşması çok sorunlu olacaktı. Keza, Schacht’ın Mefo-değişim sistemi olmadan Almanya’nın yeniden silahlanması mümkün olmayacaktı. Bu bağlamda Kirchheimer’in siyasi analizin odağına merkez bankası bağımsızlığını alması ve bu bağımsızlığın rekabetçi kapitalizmdeki siyasi uzlaşmanın yapısını nasıl dönüştürdüğünü tahlil etmesi bugün de güncelliğini koruyor. Önümüzdeki hafta Kirchheimer’in faşizm koşullarında siyasi uzlaşmanın yapısına dair tespitlerini ele alacağım.

Buchstein, Hubertus. 2019. “Kritische Theorie der Politik- Max Horkheimer und Otto Kirchheimer in der Kontroverse.” Leviathan 47(2): 215-243.

Kirchheimer, Otto. 1981. “Strukturwandel des politischen Kompromisses.” Vom Weimarer Republik zum Faschismus: Die Auflösung der demokratischen Rechtsordnung içinde, Derleyen: Wolfgang Luthardt, İngilizce’den çeviren: Max Looser. 213-245. Frankfurt am Main: Suhrkamp Verlag.

Evrensel'i Takip Et