Etnik ayrışma/homojenleşme: Çözüm mü, sorun mu?

Fotoğraf: Mustafa Hassona/AA
Bu hafta Laura Robson’ın Ortadoğu’daki siyasi düzenin kökenlerine dair çalışmasını özetlemeye devam edeceğim. Kanımca eserin önemi, bugün yaygın olarak doğal ve kaçınılmaz kabul edilen ulus-devlet düzenini henüz oluşmakta olduğu bir dönemde ele alması ve bunu milliyetçi ideolojiye prim vermeden yapması.
Robson’a göre fiziksel ayrışmanın, ulus-devletlerden oluşan yeni bir dünya düzeninin kuruluş sorunlarına çözüm olacağı fikri Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ortaya çıkmış ve yayılmıştır. İngiliz ve Fransız sömürge politikaları, siyonizm ve Balkan savaşlarındaki etno-dinsel şiddet bağlamında geliştirilen etnik ayrışma siyaseti savaşı sonrasındaki barış anlaşmalarında kurumsallaşmıştır. Milletler Cemiyeti iki yeni kurumsal yapıyı oluşturmuş ve uygulamasına nezaret etmiştir: Doğu Avrupa’da yeni ortaya çıkan ulus-devletlerde azınlık rejimleri (Türkiye özelinde Lozan Anlaşması’nın azınlıklara dair hükümleri ve mübadele) ve Osmanlı İmparatorluğu’nun eski Arap vilayetlerinde İngiltere ve Fransa’nın yönettiği manda rejimleri. Öncelikle savaş öncesi öncülleri ele alalım.
Avrupa imparatorluklarında etnisite ve vatandaşlık: 19. yüzyılda Avrupa imparatorluklarının Afrika’ya yayılmaları ve Yahudilerin Avrupa’da eşit yurttaşlık statüsü elde etmeleri, ırkçılık ideolojisinin yükselişiyle aynı anda gerçekleşti. İngiliz İmparatorluğu Hindistan’da Hindular ve Müslümanları farklı hukuki statülerin uygulandığı cemaatler olarak örgütlediler. Mısırlı Kıptiler, Osmanlı Ermenileri ve Süryanileri, Hintli Müslümanlar ve Rus Yahudilerine benzetilerek, ezel-ebed değişmeyen biyolojik ve tarihsel ırk kategorilerine dayanan “sömürge azınlıkları” olarak ele alındılar. Fransız İmparatorluğu, etnisite siyasetini 1830’da işgal ve 1848’de ilhak ettiği Cezayir üzerinde geliştirdi. Fransız-Prusya Savaşı sırasında 1870’de yayımlanan Crémieux Kararnamesi’yle Cezayirli Yahudiler vatandaşlık haklarına kavuşurken, Müslümanlar dışlanmaya devam etti. Böylece hem İngiltere hem Fransa imparatorlukları farklı dinsel cemaatlere farklı siyasi haklar tanıyan rejimleri kurumsallaştırdılar. Elbette, cemaatler arasındaki statü farkları sömürge imparatorluklarından önce de mevcuttu, ancak bu imparatorluklar dinsel farkları ırk kavramına oturtmaktaydı. Başka bir ifadeyle, din ırksallaştırılmakta, etnikleştirilmekteydi. 1894’te Fransa’da patlayacak Dreyfus Hadisesi Yahudilere yönelik ayrımcılık ve dışlamanın çözülmediğinin en bariz kanıtı olacaktır.
Erken siyonizm ve yeni ayrılıkçı model: Siyonizm, Yahudilerin Avrupa toplumlarında eşit ve özgür vatandaşlar olarak yaşamalarının mümkün olmadığını kabul eden ve Yahudi kurtuluşunu yeni bir ulus-devletin kuruluşunda gören bir ideoloji olarak doğdu. 19. yüzyıl boyunca bu siyasi teklif, kendilerini Avrupa devletlerinin vatandaşı olarak gören ve Avrupalı toplumların parçası kabul eden Yahudilerden itibar görmedi. Avrupalı Yahudilerin Filistin’e kitlesel transferi fikri, Çarlık rejiminin Yahudilere yönelik şiddet uygulamalarına cevaben gelişti. Theodor Herzl bir Yahudi devleti için siyonist hedefleri dile getirmeye başladığında, İngiliz ve Fransız Yahudileri Rus Yahudilerinin Filistin’e yerleştirilmesinin nasıl finanse edileceğini tartışmaya başlamıştı. Siyonizm iki taktiği takip etmekteydi: Yahudiliğin bir milli kimliğe dönüştürülmesi ve başka bir ülkeye yerleştirilmesi. Filistin’e yerleşmekten ziyade Avrupa’dan uzaklaşmak esastı. Kıbrıs, Güney Afrika ve Amerika seçenekler arasındaydı. Herzl’e göre Yahudilerin kurtuluşu için tek yok uluslaşmaktı. Almanya’dan aradığı desteği bulamayan Herzl İngiltere’ye yöneldi ve Siyonist Kongrenin merkezi Basel’den Londra’ya taşındı. İngiltere’nin siyonizme ilgisinde üç faktör rol oynamaktaydı: 1) İngiltere’deki Yahudi sorununu çözmek. İngiliz antisemitizmi siyonizmi Yahudileri sürmenin bir aracı olarak kullanmayı planlıyordu. Doğu Avrupa’daki pogromlardan sonra İngiltere’ye yeni bir Yahudi göçü olasılığı kamuoyundaki duyarlılığı arttırmış, 1905’te Yabancılar Yasası’yla İngiltere’ye göç sınırlandırılmıştı; 2) Evanjelik Protestanların “Kutsal Topraklara” dair iddiaları; 3) Siyonist yerleşimin İngiltere’nin emperyal genişlemesinde sunacağı imkanlar. Herzl’in İngiliz Dışişleri Bakanı Chamberlain’e götürdüğü Sina yarımadasına yerleşim planı Mısırlı politikacılar ve İngiltere’nin Mısır konsolosu Lord Cromer tarafından reddedildi ve Chamberlain’in Uganda planı gündeme alındı. Erken siyonizmin tarihi henüz ülkesini bulamamış, kararlaştırmamış bir milliyetçilik akımını belgelemesi açısından ilginç. Ancak bu belirsizliğin dönemin tüm milliyetçiliklerine özgü bir durum olduğunu da akıldan çıkarmamalı: 19. yüzyıl sonu çok sayıda devlet projesinin birbiriyle yarıştığı, kimin ve hangi kara parçasının hangi millete ait olduğunun silahla ve kalemle tartışıldığı bir dönemdi. Siyonizm içinde İtilaf ve İttifak Devletleri sempatizanları arasındaki çatışma savaş sonunda sönümlendi. 1905’te Doğu Avrupalı Yahudilerin İngiltere’ye göçünü engelleyen yasaya öncülük eden Arthur Balfour 1917’de Filistin’de bir Yahudi ulus-devletinin kuruluşunu resmi İngiliz politikası olarak ilan etti. Balfour Bildirisi’ne en güçlü eleştiri kabinenin tek Yahudi üyesi Hindistan Bakanı Edwin Montagu’den geldi. Montagu için Filistin’e yerleşmeyi düşünmek bir İngiliz vatandaşı Yahudi için İngiltere’de kamusal hayata uygun olmadığını, İngiliz vatandaşı olarak kabul edilmemeyi kabul etmek anlamına gelmekteydi.
Osmanlı’nın etnik ayrıştırma modelleri: İngiliz ve Fransız emperyalist milliyetçiliği ve siyonizm tartışmalarının odağında Osmanlı İmparatorluğu vardı. İngiliz ve Fransız hükümetlerinin sömürgelerde ve Çin gibi yarı-sömürgelerde uyguladıkları dinsel-etnik ayrımların kökeninde 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın uyguladığı kapitülasyon ve berat sisteminin olduğu kuşku götürmez. İmparatorluk Tanzimat’tan itibaren idari bir model olarak yeni bir vatandaşlık anlayışını yerleştirmeye çalışmıştı. Lakin, ayan ve eşraf iktidarını tahkim eden bir merkezi idarenin, imparatorlukta yaşayan halkları kitlesel olarak seferber edecek bir siyasi kimlik geliştirmesi mümkün değildi. 1908 devrimi farklı bir yolda ilerlemiş olsaydı acaba Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’nun tarihi nasıl gelişirdi? Bugün bunu ancak hayal edebiliriz. Hafızayı tamamlayan hayallerin tarihi ise yeni siyasi imkanlar yaratmak, yeni siyasi teklifler yapmak için kaçınılmazdır.
Robson, Laura. 2017. States of Separation: Transfer, Partition, and the Making of the Modern Middle East. Oakland: University of California Press.
Evrensel'i Takip Et