Erdoğan'ın son hamlesi

Fotoğraf: Evrensel
Anayasa Mahkemesinin Can Atalay hakkında verdiği hak ihlali kararı ve bunun ardından yaşanan gelişmeler gerek gazetemizde gerekse de ilerici basında geniş bir biçimde ele alındı ve tartışıldı. Ama konu politik açıdan çok önemli ve burada da kısaca ele almak gerekiyor. Konu üzerine yapılan tespitler darbe, darbe girişimi vb. den keyfi bir yönetim kurma atağından, faşist bir rejim kurmaya kadar geniş bir çerçevede değerlendirildi. Ayrıca ilerici, demokrat, devrimci muhalif partilerde benzer açıklamalar yaparak konunun önemine uygun tepkiler -yaygınlığı ve yeterliliği bir yana- gösterdiler. Barolar Birliği de konunun hukuksal boyutuna ilişkin tepkisini eylemli olarak dile getirdi.
İktidar, onun ortakları ve yandaşları, bunların denetimindeki basın ve yayın organları ise konuyu genellikle “yüksek mahkemeler arasındaki yetki anlaşmazlığı” olarak değerlendirirken, Erdoğan’dan gelen “hakemlik” açıklamaları sonrasında, Erdoğan’ı bu alanda da “en yüksek makama” yerleştirerek değerlendirmeler yaptılar. Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi ve onun kararları hakkındaki olumsuz yaklaşımı zaten biliniyordu. Ortağı Bahçeli ise AYM başkanını neredeyse “terörist” ilan ederken, bildik tiradını yineledi; “Anayasa Mahkemesi ya kapatılmalıydı ya da yeniden yapılandırılmalıydı.”
Ortaya çıkan tablo açıkça gösterdi ki, bu yaşananlar temelde ve özünde ne mahkemeler arasında yaşanan bir yetki krizi, ne anayasadan kaynaklanan rejim krizi, ne de klikler vb. arasındaki çatışmanın ürünüdür. Yaşananlar doğrudan sınırsız bir diktatörlük kurma yönünde yapılmış bir hamledir. Dahası yaşananlar birdenbire ortaya çıkmamış, işlerin bu yönde gelişmesi önceden dikkatle planlanmıştır. Peki bu planlamada bütün oklar nereyi işaret etmektedir? Bu ülkede yaşayan, politik gelişmeleri az çok takip eden, objektif değerlendirme yetisine sahip hemen her vatandaşın tereddütsüz yanıtlayacağı gibi; “Külliyeyi!”
Hedeflenen büyük sermayenin çıkarları için sınırsız, sorumsuz, engelsiz, iki dudağın arasından çıkanın yasa sayıldığı bir saray diktatörlüğüdür. Anayasa Mahkemesinin hedef alınmasının nedeni onun demokratik, özgürlükçü kararlar alması değildir. Mahkeme son olarak dezenformasyon, MTV vb. kararlarında da görüldüğü gibi 10 kararından 9’unda iktidar lehine karar vermektedir. Sorun şu ki, böyle de olsa, tek adam yönetimi, tek adamın kararlarının üzerindeymiş gibi duran, aldığı kararların bazısını zayıf olasılıkla da olsa engelleme ihtimali bulunan, koşullar oluştuğunda da onu yargılama yetkisine sahip AYM gibi bir organ istememekte, olacaksa da Yargıtay örneği gibi “milli ve yerli kararlar” alacak bir organ istemektedir. İstenen sınırsız ve mutlak bir güç, bunun üzerinde şekillenecek olan açık bir diktatörlük rejimidir.
İktidar ve yandaşlarından gelen yeni “sivil ve demokratik” bir anayasa yapılması önerilerinin temelinde de, Bahçeli’nin daha önce vurguladığı gibi, tek adam mevcut anayasaya uymuyorsa, anayasa tek adama uydurulmalıdır yaklaşımı yatmaktadır. İktidar ve yandaşları tarafından mevcut anayasa yapılan onlarca değişikliğe karşın “darbe anayasası” olarak nitelenmekte, “reform” söylemi ardına gizlenilerek, bugüne kadar yapıldığı gibi yeni gerici, faşist adımlar atılmak istenmektedir. Saray kararnameleriyle ülkenin yönetildiği bir rejim kurmak iktidarın sonunda varmak istediği yerdir. İktidar ve temsilcisi olduğu büyük sermaye, ülkenin başka türlü yönetilemeyeceği konusunda aynı noktada durmaktadır.
Bitirirken yeniden altını çizmek gerekir ki; demokratik hak ve özgürlükler için, iktidarın ve sermayenin emekçi halka yönelik ekonomik ve siyasi saldırılarını püskürtebilmek için işçi ve emekçi halka güven verebilecek, güçlü bir alternatif olduğunu inandırıcı bir biçimde ortaya koymayı başarabilecek birleşik bir mücadele merkezinin örülmesi gerekli ve zorunludur. Bugünlerde sınırlı bir çevreye hitap eden farklı girişimlerin ilan edildiğini görmekteyiz. Ama ihtiyaç duyulanın daha geniş çevreleri bir araya getirebilecek olan mücadele birlikleri olduğu açıktır. Tek adam yönetiminin attığı son adım tesadüfen ve bilinçsizce atılmış bir adım değildir ve ona karşı verilecek mücadele de son derece kararlı ve geniş güçleri harekete geçirme potansiyeli olan bir adım olmalıdır. Erdoğan’ın son atağı bu yönde harekete geçilmesi konusunda yeterince uyarıcı değil mi?
Evrensel'i Takip Et