29 Kasım 2023

Ortadoğu ve taksim

Önceki yazılarımda Tarihçi Laura Robson’ın çalışmalarına dayanarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında etno-milli homojenleşmenin bölgesel ve küresel idare modeli haline geldiğini işlemiştim. Robson, 1930’lardan itibaren yükselen etno-milli çatışmalar, emperyal idarenin krizi ve nüfus transferi seçeneğinin imkansızlaşmasıyla beraber Filistin, Irak ve Suriye’de yeni bir politikanın egemen hale geldiğini vurguluyor: Taksim.

Britanya 1917’nin sonunda Filistin’i işgal etmiş ve “İşgal Altındaki Düşman Ülkesi İdaresi”ni kurmuştu. 1920 San Remo görüşmeleriyle Filistin ve Mezopotamya Britanya’ya, Suriye ve Lübnan Fransa’ya bırakılmıştı. Aslında bu paylaşım güncel tartışmalarda sürekli atıf yapılan Sykes-Picot bölüşümünün radikal bir revizyonu anlamına gelmekteydi ve ciddi sonuçlara yol açacaktı: Şam’da krallığını ilan eden Haşimi hanedanı Suriye’den Irak’a gönderilecek, Hicaz Suudi ailesine verilecek, bunun karşılığında Ürdün’de yeni bir ülke yaratılıp Haşimi ailesinin başka bir koluna tahsis edilecekti. Sonuçta Arap milliyetçiliğinin arzu ettiği büyük ulus-devlet kurulmadığı gibi, Kürtlerin Bağdat’tan İngiliz himayesinde bir Arap krallığı tarafından yönetildiği bir sistem ortaya çıkacaktı. İngiliz kontrolündeki bölgeler monarşi, Fransa kontrolündeki bölgeler cumhuriyeti benimseyecekti. Bugün Ortadoğu’da bir ülkede çıkan krizin diğerlerine nasıl sıçradığını yorumlayabilmek için bu tasarımın analizi vazgeçilmez bir önem taşıyor.

Britanya derhal Filistin’de bir sömürge idaresi kurup, liberal Yahudi Siyasetçi Herbert Samuel’i yüksek komiser olarak atadı. Temmuz 1922’de Britanya’ya Filistin’i yönetme ve Avrupalı Yahudilerin kurulacak olan “ulusal Yahudi vatanına” göçünü teşvik etme görevi veren manda anlaşması yürürlüğe girdi. Eylülde Ürdün Nehri’nin doğusu Haşimilerden Abdullah’a verildi. 1923’te Lozan Anlaşması’yla her iki düzenleme de resmi statü kazandı. Bu düzenlemelerle bölgenin nüfus yapısı radikal bir şekilde değiştirildi. 1914’te Filistin nüfusunun yüzde 8’ini oluşturan Yahudi nüfus Nazi soykırımından kaçanlarla beraber 1945’te yüzde 31’e ulaşmıştı. Ancak değişim sadece rakamlarda değildi, İngiliz manda yönetimi Avrupalı Yahudilere Araplara tanınmayan bazı haklar vermekteydi: Özerk bir temsili hükümet, milli eğitim hakkı ve dil politikası, ayrı bir bayrak ve askeri kapasite geliştirme hakkı. Yahudi yerleşimlerinde Araplara iş verilmemesi politikası da toplumları bölen bir politika olarak işledi. Bu gelişmeler Filistin kırsalından kentlere büyük bir göçü tetikledi ve ülkeyi büyük toplumsal çatışmaların eşiğine getirdi. Nitekim 1929’da Batı Duvarındaki gösteriler 133 Yahudi, 116 Arap’ın ölümüyle sonuçlandı. 1933’te yeni bir protesto dalgası ve 1936’da üç yıl sürecek bir ayaklanmaya yol açacak büyük bir Arap genel grevi gerçekleşti. Bu gelişmeler 1939’da Avrupa’da patlak verecek yeni bir dünya savaşına giden yolda yaşandı (2017: 105-106).

On sekizinci yüzyıldan bugüne Ortadoğu’daki halk hareketlerinin karşılaştırmalı tarihini yazan John Chalcraft Irak, Suriye ve Fas’tan farklı olarak manda yönetiminin ilk yıllarında Filistin’de geniş çaplı bir silahlı ayaklanma olmadığına dikkat çekiyor (2016: 240). Silahlı ayaklanma ancak kırsal ve kentteki muhalefetin ulusal bir bayrak altında birleşmesiyle ortaya çıktı. Chalcraft bu aşamada Filistin’deki siyasetin hâlâ -diğer Osmanlı coğrafyalarında olduğu gibi- ayanların tekelinde olduğunu hatırlatıyor. Ayanların lideri El-Haj Emin el-Hüseyni (1897-1974) Kudüs’te yaşayan toprak sahibi ve ulemaya dahil bir ailenin oğluydu. Kahire’de El-Ezher’den mezun olduktan Osmanlı ordusunda görev yapmış, sonra 1918-1920’de Şam’da ilk Arap devletinin kuruluşunda yer almıştı. 1919’da merkezi Suriye’de olan Arap Kulübü’nün (En-Nadi el-Arabi) Kudüs şubesini kurmuştu. 1920’de İngilizler tarafından Filistin Müftüsü olarak atandı. Ülke siyasetinde İngilizlere daha yakın duran en-Neşaşibi ailesiyle rekabet içindeydi. Chalcraft’a göre Filistin’deki ayan siyaseti 1925’ten itibaren Suriye’deki Ulusal Blok ve 1919’dan itibaren Mısır’daki Wafd Partisine benzer. Her üç bölgede de ayanların kitle desteği ulusal bağımsızlık vaadine dayanıyordu. Lakin aynı zamanda ayanlar mandater devletler Britanya ve Fransa’ya ve ekonomi politik açıdan uluslararası piyasalara pazarlanan tarım ürünlerine bağımlıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ayanların siyaset tekelinin kırılması Ortadoğu’yu bambaşka bir yola sokacaktı.

İlerleyen yazılarda bu süreci daha ayrıntılı ele alacağım. Nitekim uluslararası düzenlemeleri, jeopolitiği Ortadoğu’nun toplumsal, sınıfsal dinamikleriyle beraber okumak kamuoyundaki hakim reelpolitik paradigmaya alternatif bir yorum geliştirmek için elzem. Etno-milli homojenleşmenin, çatışmanın, taksimin cenderesinden kurtulabilmek için etno-milli kimlikleri doğal ve değişmez kabul eden kalıpları zorlamalı. Tarihyazımı bu açıdan en önemli kaynaklardan biri.

-Chalcraft, John. 2016. Popular Politics in the Making of the Modern Middle East. Cambridge: Cambridge University Press.
-Robson, Laura. 2017. States of Separation: Transfer, Partition, and the Making of the Modern Middle East. Oakland: University of California Press.

Evrensel'i Takip Et