Kutuplaşma faydalıdır!

Fotoğraf: Burcu Yıldırım / Evrensel

“Türkiye siyasetinin bir yumuşamaya ihtiyacı var ve biz bu konuda üzerimize düşeni yapıyoruz. Biz hiçbir zaman kutuplaşmanın tarafı olmadık.” “Yumuşama iklimi geçici bir bahar değil, siyasetin hakim karakteri olsun.” “Türkiye’yi partiler arasındaki gerilim hattına mahkum etmek isteyenlerin başta 1 Mayıs olmak üzere çeşitli oyunlarına gelmedik. Muhalefetteki muhataplarımızın da dirayetli davrandığını görüyor, bundan da ülkemiz siyaseti adına memnuniyet duyuyorum.” Bu sözler hepinizin çok iyi tahmin edeceği gibi Erdoğan’a ait. Son dönemde çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda bu görüşleri dile getirdi.

Şu sıralarda karşımızda arada bir kendine hakim olamayarak gerçek niyetini açığa vuran sözler etse de -1 Mayıs gibi- pamuk dede kıyafetine bürünmüş bir Erdoğan var. Sanki ülkenin halkını sınıfsal bölünmeyi unutturacak biçimde ideolojik, politik argümanlarla karpuz gibi ikiye bölen, karşıya aldıklarını vatan, millet düşmanlığından, terör seviciliğine, sürtüklükten çapulculuğa kadar ve burada hepsini sıralayamayacağımız en kötü sıfatlarla karalayan o değil de karşısındaki muhalefet. Erdoğan’ın dün söyledikleri doğru değildi, bugün söyledikleri de doğru değil. Ama bunları söylemeye eli mahkum. Halkımızın benzer durumlarda isabetle söylediği gibi ‘Söyleyene değil, söyletene bak’.

Söyletene bakıldığında yerel seçimlerde iktidarı ağır bir biçimde yenilgiye uğratmış bir halk, iktidar uygulamaları ile batırılmış bir ekonomi, açlık ve sefalete itilmiş geniş halk kitleleri, karın tokluğuna değil, yarı aç çalışmaya mahkum edilmiş işçi ve emekçiler, gelecekleri çalınmış gençlik yığınları, okullara aç giden çocuklar, duvara toslamış bir dış politika görülüyor. Bir taraftan yumuşama türküleri söylenirken diğer taraftan dezenformasyon yasasından sonra “etki ajanlığı” yasası da hazırlanarak basın ve yayının, gerçeği açıklama peşinde koşan kesimlerin sesi soluğu temelli kesilmek isteniyor, 1 Mayıs’ın engellenmesi ile övünülüyor, Gezi tutsağının yeniden yargılanması reddediliyor, “Ailenin korunması genelgesi” çıkarılarak Diyanet görevlilerinin her eve girip çıkmasının yasal dayanakları hazırlanıyor.

Bu arada CHP’nin eski genel başkanının “Erdoğan’la müzakere değil, mücadele olur” dediği basına yansıdı. O, mücadeleyi sandığı beklemeye bağlamış, diğer mücadele kanallarına engel olamadıysa da, etkisizleşmesi için çaba göstermişti. Şimdikiler “hem müzakere, hem mücadele” diyorlar ve süreci “yumuşama” değil, normalleşme olarak tanımlıyorlar. Bunların “mücadelesi” daha önceki dönemde de tavsiye edilen bir mücadele ve bunun amacı da kitleleri sakinleştirme, öfkelerini düzen kanalları içinde tutma olunca, halkın sorunlarını en azından hafifletmek için yapılması gereken “müzakere” karşılıklı diyaloğa değil, tek adamın monoloğuna dönüşüyor.

Genel bir ifade ile söyleyecek olursak burjuva düzen partilerinin halkın karşısına birlikte çıkmalarının işçi ve emekçi halk için pek çok iyi tarafı vardır. Böylece yapay kutuplaşma ve ayrılıklar silinir, demagoji konuları azalır, gerçek sınıfsal bölünmeler ve çıkarlar temelinde şekillenen temel ve esas kutuplaşmanın farkına varma yaygınlaşır. Özellikle ekonomi konusunda durum budur. Uygulanan Şimşek programına muhalefetin de küçük ayrıntılar dışında bir itirazı, esasta bir karşıtlığı yoktur. Zaten bunu seçimler öncesinde açıkladıkları belgelerde de açıkça vurgulamışlardı. Eğer sorun diye kabul edilecekse, politik sorunlarda bir ayrılık vardı. Ama bu ayrılık da son seçimlerin yarattığı politik atmosferle, muhalefetin “müzakere” hevesiyle, iktidarın güç ve moral kaybetmesiyle törpülenmiş durumdadır. Politik ve ekonomik sorunlarda ani ve dramatik bir değişim olmadığı, bu günkü koşullar devam ettiği takdirde bu durum sürüp gidecektir. Yani bir tarafta iktidarın “yumuşama” demagojileri, diğer tarafta halkı ve muhalefeti susturmak için yapılan yasal düzenlemeler. CHP lideri normalleşmeyi işaret etse de, olup biten, iktidarın “normali”nin zaten uygulanmakta olan politikalar olduğunu herkese gösteriyor.

Halk kitleleri için, yani işçi ve emekçi kitleler için sorun şudur: ‘Artık sadece kemer değil, boğazımız da sıkılıyor ve “tasarruf” dedikleri de doğrudan bizi vuruyor, patronlara dokunulmadığı gibi, halkın parası onlara peşkeş çekilmeye devam ediyor, Saray şürekası da “itibardan tasarruf” etmemeye devam ediyorlar’. Rusya’da devrim öncesi Çarlık döneminde onun zülmü altında inleyen halk, bir isyandan korkarak sahte bir “özgürlükler” manifestosu yayımlayan Çar için şöyle bir türkü yakmıştı: “Çarın ödü patladı yayımladı bir manifesto, ölülere özgürlük, dirilere hapishane.” Tek adam iktidarı da yenilgiye uğradığı yerel seçimler sonrasında bir taraftan “yumuşama, özgürlükçü sivil anayasa”dan söz ederken, diğer taraftan ilan ettiği programla orta vadeli program-OVP- halka şimşekler yağdırırken, patronlara, para babalarına bahar havası getiriyor. Rus halkı çarlığa yanıtın Ekim Devrimiyle sarayları, saltanatları yıkıp, sömürüyü ortadan kaldırmakla vermişti. Türkiye halkının yanıtı ise derinlerde birikiyor, yaygınlaşıyor ve olgunlaşıyor. Kendini açığa vurduğunda hiç kuşkusuz saraylar, saltanatlar çökecek, sömürü düzeni tarih olacak. Ama bu yolu daha fazla olgunlaştıracak ve yakınlaştıracak olan, bugün halkın en acil talepleri için, politik hak ve özgürlükler için, işçi ve emekçi kitlelerin mücadelesinin örülmesi olacak.

Evrensel'i Takip Et