Faciayı salt sorumsuzluk olarak görmek yetersizdir

Fotoğraf: İbrahim Yozoğlu/AA
İçimizi dağlayan, yaralılarla beraber yüzün üzerine ulaşacak insanımızın yaşamını kaybettiği ve sakat kaldığı, kimi ailelerin söndüğü faciayı inanılmaz bir sorumsuzluk ya da ihmal olarak görmek yanlış değildir, fakat bu yaklaşımda ana sebep perdelenmiş olacağından yetersizdir. Bugün, bir başka konuyu gündeme getirmeyi tasarlamışken, oluşan facia sebebiyle güncel olaya odaklanmaya çalışacağım.
Yaklaşık kırk yıl kadar öncesinde Japonya’da bulunma şansım oldu. Gerek bulunduğum sürede yaşadıklarım, gerek Japonya üzerine yaptığım okumalarda rastladığım iki olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisini, havada iki uçağın çarpışması nedeniyle bir bakanın istifa etmesi oluşturmaktadır. Havada iki uçak çarpışırken acaba bakanın nasıl bir sorumluluğu olabilir ki; bu yaklaşım bir Japon işi olsa gerek! İkincisi ise, çok daha vahim bir olaydır. Bir zamanlar dünyada ipek kozası hastalığı varken Japonya, ipek piyasasına hakim olma projesi geliştirmiş ve ihracatçılara destek politikası uygulamış. Proje başarı ile sonuçlanmış, fakat bir müddet sonra o dönemde başkent olan Osaka’da Ticaret Bakanlığı binası önünde bazı kişiler harakiri yaparak intihar etmişler. Sebep şu imiş: Sahte beyanla haksız yere devletten destek almış olmak! Şu Japonlara da ne demeli ki: be adam parayı aldın, bir miktar ihracat da yapmışsındır, git tatilini yap, intihara ne gerek! Türkiye’de çalışan bir Japon vatandaşında da de bunun bir örneğini görmedik mi? Sanırım bir köprü ya da metro inşaatında çalışan bir Japon emekçi, sorumluluk duygusu ile intihar etmişti. Bazen düşünüyorum da, iyi ki bizim ihracatçıların ya da sanayicilerin böylesi garip(!) tutkuları yok. Aksi halde bütün Türkiye’yi kan seli götürürdü.
Gelelim Kartalkaya faciasına. Oteldeki eksiklikler ya da ihmaller çok yazıldı. Burada onlar üzerinde durmayacağım. Bunların hepsinin bir suç teşkil ettiği ve sorumlularının cezalandırılması gerektiği açıktır. Doğru da, en yakın Narin cinayetinin sonucu ne oldu? Trakya bölgesindeki tren kazasında yaşamını yitirenlerin ailelerinin çırpınışı ne sonuç verdi? O kazada yaşamını yitiren sanırım liseli bir delikanlının annesinin ıstırabını yansıtan görüntüleri gözümün önünden gitmiyor. Bu görüntü sanırım siyasilerimizi de rahat bırakmıyor, gece rüyalarına giriyordur! Sonuç ne oldu: bakan beyefendi mi istifa etti, ilgili müdür beyefendi mi istifa etti, kime ne oldu? Olanlar nahak yere ölenlere oldu. Hal böyle olunca, insan ister istemez isyana gark oluyor. Bir günlük ulusal yas neyi çözer ki! Ondan daha önemlisi, sıcağı sıcağına ilgili bakanın derhal istifa etmesi ve diğer tüm sorumluların işten el çektirilerek, davaya sürüklenmeleri gerekmez miydi? Maaşallah, herkes büyük bir duymazlukla makamlarında huzurla oturmaktalar!
Birinci kademe işlem eksikliği sistemin düzgün ve hatasız işletilmesinin sağlanamamasıdır. Biliyoruz ki, ülkemizde hemen hemen her alanda hiçbir işlem düzgün ve hatasız işlemiyor. Bunun sebebi, henüz kırsal çalışma mantığından kurtulamamış olmamızdır. Bankaya bir işlem yaptırmaya gittiğinizde çalışan size ciddiyetle dönmediği gibi, bir süre sizi ihmal ederek yandaki arkadaşıyla konuşmaktan da çekinmemektedir. Bu gibi olaylar anlık laübalilik olarak görülmemelidir. Hatta işlem yapılırken müşteri de çalışanla ilgili ilgisiz her alanda sohbete girebilmektedir. Bu görüntünün arkasında kentlileşememek ve daha da vahimi torpille işe alındığı için ehliyetsizlikle soslanmış şımarıklık yatmaktadır. İşe torpille girmenin çalışana sağladığı güven işin en büyük engelleyicisidir. Çalışana çıkış yaptığınızda “Sen benim kim olduğumu biliyor musunuz?” gibi ukalalıkların arkasında ‘Benim arkamda dağ gibi torpilim var’ düşüncesi ve güvencesi yatmaktadır. Bu kaba sözcük suç işleyenin en büyük güvencesidir. Çalışan o makama torpille gelmişse, kendi çalışkanlığına ve işinde titizliline değil, arkadaki dayıya güvenmektedir. Bu koşullarda, iş verimliliği düşer, sorumluluk yok olur, sorumluluk olmayınca da her alanda ihmalkarlık devreye girer. Ahbap-çavuş ilişkisi, nepotizm iş yaşamını kurt gibi kemiren, verimliliği düşüren, sorumluluk duygusunu kemiren habis bir sistem dokusudur. Bu düzende etkili üst denetim ve ceza sistemi uygulanmaz, tam tersi gereksiz ve hızlı yükselme sistemi devrededir. Bu sistemde asıl sorumluların yükünü, grup içinde daha ufak rütbeli kişi ya da kişiler göstermelik olarak çeker, karşılığında da olayın unutulduğu bir dönemde bu kişi ya da kişiler terfi alarak mükafatlandırılırlar.
Kentleşememiş ve modern toplum yapısını hazmedememiş toplumların yönetim biçimi de yetki ve sorumluluk ilişkisini oturtamaz. Türkiye’de akıl almaz hukuk dehalarının siyasilerin arzusuna ve nabza uygun oluşturduğu ucube başkanlık sistemi bu modelin çok tipik örneğini oluşturur. Tüm yetkinin başkanda olduğu düzenlemede yukarıya sorulmadan bir iş görülmediği gibi, yukarının emri yanlış da olsa, şahsi irade kullanarak usulsüz emre karşı gelmek söz konusu olamaz. Bu durumda, yukarının farkında olmadığı bir detay üzerinde de ast kılını kıpırdatmaz. Bu cümlenin bir abartı olduğunun farkındayım. Ancak böyle sistemler alt kademeleri atalete sürüklediğinden, en detay iş ve eylemlerde de kişisel yetki kullanılmaz. Çünkü bir kere tembellik devreye girer, ikinci olarak da işlerin iyi görülmesinden üst kendine paye çıkarar, alt ise arada kaybolur. Bir başka sebep de, işler kötü gittiğinde, salt işlerin iyi yönetilemediği konusunda hesap sorulmaz, aynı zamanda vaktiyle niçin yukarıya bilgi verilmemiş ve rızanın alınmamış olduğu üzerinden hesap sorulabilir. Bu durumda en iyisi, salt gelen emri uygulamak ve kişisel iradeyi geri plana atarak, rehavete kapılmaktır.
Diyelim ki, böylesi patolojilere yol açabilen ucube bir sistem söz konusudur. Her sistem gibi bu sistem de hafif de olsa bir süpab ya da hesap sorma mekanizmasına sahiptir. Evet, böyle bir mekanizma vardır da, aynen ülkemizde görüldüğü üzere, toplumsal hesap makamı üst mertebede olduğundan, halkın ulaşımına çok uzaktır, tüm bağırış çağırışlara da kulaklar sağır, vicdanlar kapalı tutularak, olay zamanın yıpratma becerisine havale edilir. Üst makamlar, ancak cenaze merasimlerinde boy gösterir ve/veya sorumluların bulunup çıkarılması için ‘Her türlü tedbirlerin alınacağı’ nakaratını dillendirir. Başka ne yapacaktı ki, Japonlar gibi istifa mı edecekti, ya da Allah korusun, harakiri mi yapacaktı! İyi ki Japonlara benzemiyoruz, yoksa bizleri, bu sağduyulu gururlu ulusu kimler, hangi deha parıltıları yönetebilirdi ki! Diğer taraftan, özür dilemek ya da istifa etmek gibi ‘aşağılık davranışlar’ ulu milletimizin şanlı ve vakur yöneticilerine asla yakışır tavırlar değildir!
Ne demeli ki, ucube başkanlık sistemine oy veren, tüm açık göstergelerine rağmen sürgit devamını sağlayan bir toplumun fıtratında bu sonuçlar vardır.
Evrensel'i Takip Et