Yayın yasağı

Fotoğraf: Pixabay
Tek adam yönetiminin uygulamalarından biri de yayın yasakları. Yayın yasağı denilen şey aslında sansürdür. Bütün darbe ve baskıların arttığı, hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde sansür şu ya da bu isimle uygulanmıştır. 12 Eylül döneminde gazete kapatmalar, generallerin gazetecileri telefon edip tehdit etmesi, yazı işleri müdürlerine bin yılı aşkın ceza istenen davalar açmalar; doksanlarda gazete toplatmalar, gazetelere matbaada el koymalar, gazetecilere ağır cezalar, gazeteci öldürmeler; tek adam yönetiminde ise eski yöntemlerle birlikte geliştirilmiş yeni sansür uygulamaları; yayın yasağı, RTÜK cezalandırmaları, BİK cezalandırmaları, sosyal medya platformlarının erişime kapatılması, alan daraltmaları vb.
Bütün baskıcı yönetimlerin sansür gerekçeleri “Halkın yanlış bilgilendirilmesi, halkın galeyana getirilmek istenmesi”. Oysa bu ikisi de daha çok iktidarlar tarafından yapılır. Halkın kendini yönetmediği bütün iktidarlar devasa yalan makineleri ile sürekli halka yalan söyler ve muhaliflerini düşman göstererek halkı onlara karşı kışkırtır.
Son günlerde yayın yasağı rutin hale geldi. Hemen hemen her olay sonrası yayın yasağı getiriliyor: Kartalkaya Katliamı, Yenidoğan Çetesi, Narin cinayeti, patlamalar, maden cinayetleri, depremler ve daha yüzlercesi. Say say bitmez.
Sansürle halkın gerçekleri öğrenmesi engellenebiliyor mu? Kısmen. Ama öğrenmek isteyen kısa zamanda öğreniyor, gerçeklerin en azından bir kısmını. Yayın yasağı da kısa zamanda deliniyor, işlevsiz hale geliyor. Ama gerçeklerin ortaya çıkması da yeterli olmuyor, hararetle tartışılan olaylar üç, beş gün sonra unutuluyor. İktidar ve konunun muhatapları tarafından soğutuluyor ve sorumlular iktidar yanlısı ise cezalandırılmıyor.
Oktay Akbal’ın “Önce ekmekler bozuldu. Sonra her şey” diye yazdığı gibi. Her şey bozuldu. Gazetecilerin çoğu gazeteci değil. İktidarın propaganda elemanları ve bunlar aynı zamanda son derece bilgisiz. Gözaltı, tutuklama, ifadeye çağırma, tanık, sanık, şüpheli, mağdur, müşteki vb. bilmiyorlar. Adliye önünde ellerinde mikrofon konuşuyorlar ama her şey birbirine karışıyor. Savcılara insanları tutuklatıyorlar, hakimlere iddianame yazdırıyorlar vs. Son Kartalkaya Katliamı’nı örnek alalım. Konuşması, bilgi vermesi gerekenler konuşmuyor. Cumhurbaşkanı, bakanlar ve muhalefet liderleri konuşuyor. Normali soruşturmayı yürüten savcının ve yangını söndürmeye çalışan ve yangının çıkış nedenlerini ve hasarı araştıran bilirkişilerin konuşması gerekir. Bu kişiler ayrı ayrı, farklı zamanlarda bir kürsüye çıkıp basına açıklama yaparlar ve soruları cevaplarlar. Açıklama yapmak ve soruları cevaplamak onların görevleridir. Adalet bakanı, içişleri bakanı iktidarın basın sözcüsü gibi. Her olay sonrası onlar konuşuyor ve onlardan sadece iktidarın bizim bilmemizi istediklerini duyuyoruz. Tabii bir de iktidar sözcülerine soru sormak mümkün değil. Turizm bakanı, Bolu Belediye başkanı da suçlanıyorlarsa, kendilerini savunmak üzere çıkar konuşur. Yerel yönetimlerin yetkilerini ve sorumluluk alanlarını sürekli kısıtlıyorsunuz. Sonra bir iş cinayeti, deprem, sel, yangın vs. olduğunda suçu yerel yönetimlere atıyorsunuz. Rantlar iktidarın, suçlar yerel yönetimlerin. Rantlar iktidar yanlarına, ihmallerden ölümler kader.
Kartalkaya Katliamı olduğunda hiçbir uzman kişi ya da kurumdan bilgi gelmese dahi Türkiye’yi bilen, tanıyan biri katliamın nedeninin ihmal, denetimsizlik ve açgözlü patronlar olduğunu bilir. İhmal dediğimiz de aslında ihmal değildir. Günde sekiz milyon lira değil de dokuz milyon lirayı cebe indirmenin hesabını yapan patron zorunlu tedbirleri almamıştır. Denetlemesi gerekenler o patrondan nemalandıkları için denetlememiştir, iktidar da patronları sevdiği ve çoğu da yandaşı olduğu için bu sistemi kurmuş ve teşvik etmiştir. Bu durumun halkın geniş kesimleri tarafından bilinmemesi için de iktidar; sansür, yandaş medya ve bağlı yargıyı kullanmaktadır.
Tedbir almama, denetlememe, mevzuata uygun olmama durumu her iş cinayeti ve katliamdan sonra gündeme gelmektedir. Ama o özel olay üzerine tartışmalar, suçlamalar yapılırken genel durum konuşulmamaktadır. Örneğin yanan bir otel mevzuata göre yapılmamış (Evet yapılmamış ama Türkiye’deki yapıların yüzde doksanı mevzuata göre yapılmamış), denetlenmemiş, yangına karşı tedbir alınmamış (Devlet daireleri dahil yine yüzdeye vurursak oran aynı), tedbir alınmamış (Fazla söze gerek yok, İstanbul’da yirmi beş senedir büyük bir deprem bekleniyor ve “alınan tedbirleri” hepimiz biliyoruz).
Patronların cebini doldurmayı insan hayatına tercih eden sistemi değiştirmedikçe cinayetleri, katliamları yaşamaya devam edeceğiz maalesef.
Evrensel'i Takip Et