Suskunluğun utancı

Fotoğraf: AA
Memlekette, en temel haklarını kullanmak isteyenleri tüm gücüyle engellemeye çalışan iktidarı protesto etmeye yönelik çeşitli gösteriler ve boykotlarla hareketli günler yaşanırken, spor aleminden, özellikle de sahip oldukları taraftar sayısıyla bağlantılı olarak kendilerini ülkenin en büyük sivil toplum kuruluşları arasında gösteren kulüplerden gelişmelerle ilgili olarak hiç ses çıkmaması dikkat çekiyor.
Her biri patron olan kulüp yöneticilerinin, sermaye sınıfının temsilcisi iktidarın icraatlarına karşı olumsuz tepki göstermesi zaten eşyanın tabiatına aykırı. Sonuçta çıkar birliği içindeler. Üstelik kulüpler, kendilerine birtakım ayrıcalıklar, kolaylıklar sağlanmadan altından kalkılması pek mümkün görünmeyen ağır bir borç yükü altında. Bu da onları muktedire muhtaç ve bağımlı kılıyor. Sosyal ve siyasi alanda ne tür gelişmeler yaşanırsa yaşansın iktidarla aralarını bozmayı göze alabilecek durumda değiller.
Kurumsal olarak bir tepki verilmese bile yöneticilerden vicdan, empati, merhamet gibi insanlık değerleri çerçevesinde bireysel tepki beklenebilir mi? O da mümkün değil. Hem ait oldukları sömürücü sınıfın belirlediği kişilik/karakter özellikleri, hem de siyasi gücü elinde bulunduran otoriteye/muktedire biat etme zorunluluğu buna da izin vermez.
Yönetici tayfasını bir kenara koyunca geriye medya, teknik direktörler, sporcular ve taraftar grupları kalıyor.
Medyanın durumu malum. Ağırlıklı olarak iktidar tarafından besleniyor ve iktidarın mutlak kontrolü altındalar. Dolayısıyla kendilerine reva görülen “üç maymun” rolünü hakkıyla yerine getirmek zorundalar. Milyonlarca kişinin katıldığı eylemleri görmüyorlar bile. Yandaşlığı, yalakalığı varlık sebebi haline getirmiş böyle çürümüş yapılardan eleştirel, aykırı bir ses beklemek boşuna. Spor medyası da zaten “spora siyaset sokulmaz” gibi son derece anlamsız bir düsturla hareket ediyor. Sanki hayatın herhangi bir alanını siyasetten soyutlamak mümkünmüş gibi. Bu lafı ederken bile aslında siyaset yaptıklarının farkında değiller. Tam bir zihinsel sefalet...
Tabii bu arada iktidarın muhalif konumdaki medya ve sosyal medyaya yönelik baskıcı, yasaklayıcı, engelleyici tutumunu da gözden kaçırmamak lazım. Hiçbir “çatlak sese” tahammülleri yok. “Tekçi” ideolojilerine “tek medya”yı da eklemeyi hayal ettiklerinden şüphe edilmez…
Bu alanın emekçileri olmalarına karşın sporculardan da ses çıkmıyor. Onlar zorlu hayat şartlarında yaşamlarını sürdürmeye çalışan diğer insanlardan farklı olarak ekonomik açıdan çok daha üst seviyedeler ve belli ki tuzu kuruluktan kaynaklanan konforun uyuşukluğunda vicdan, empati, merhamet gibi insanlık değerlerini umursamayan bir “bana ne” duyarsızlığı içindeler.
Sosyal medya mecralarında iyiden, doğrudan yana mücadele ettikleri iddiasıyla boy gösteren ve birbirleriyle çekişirken mangalda kül bırakmamacasına esip gürleyen taraftar grupları da birkaç kişiden oluşan küçük gruplar dışında yoktu meydanlarda, alanlarda. Taraftar gruplarının Gezi direnişindeki coşkulu kitlesel katılımını aradı gözler…
Spor aleminde biat, itaat, güç ve çıkar ilişkileri o denli baskın ki, taraftar grupları bile bu ilişkilerin kuşatıcılığında gelişmelere mesafeli durmayı tercih etti. Oysaki üniversite öğrencilerinin başını çektiği eylemlerde çok güçlü bir dayanışma ve direniş sinerjisi yakalanmıştı.
Gezi’den bu yana akan sular, temel haklar, özgürlükler konusunda duyarlılık ve kararlı bir duruş sahibi yeni taraftarlar yetiştirmeye yetmemiş anlaşılan…
Suskunluğun utanç anlamına geldiği zamanlardan geçiyoruz…
Kimlerin utanması gerektiği ortada…
Korkaklığı birtakım aforizmalarla kamufle etmeye çalışmanın zamanı hiç değil…
Evrensel'i Takip Et