Kalkanlar, perdeler, geleceksizlik ve bugünsüzlük

Fotoğraf: Fırat Fıstık/X
Yaşamakla kendini canlı hissetmek arasında bir fark var. İlki malum, belli fonksiyonların sürüyor olmasıyla beliren bir durum. İkincisi ise iradeni, akıp giderken sürükleyen hayata müdahil olabileceğini, değiştirmeye dair gücü hissetmekle ilgili. Var olduğunu hatırlamak. Evrenin ve insanlığın tarihi içine doğmuş, onun bir parçası ve devamı gibi duymak kendini. Kendine politik bir özne olduğunu hatırlatmak.
Toplumsal hareketlerin yükseldiği böyle zamanlarda korku duvarının aşılması, bir eşik olarak tanımlanıyor sıkça. Doğruluk payı vardır ama bu eşiğe sadece başına gelebileceklere dair bir muhasebeyle ve buradan doğan bir kararla varılmıyor. Sanki en önce damarlara zerk edilmiş gibi tüm bedene yayılan bu canlılık, yaşamaya ve değiştirmeye dair bu arzu geçiyor dümene. Bazen kısacık bir zaman diliminde, tek bir hadiseyle, hatta yüklü bir anla birlikte, kendisine, yanındakine, hayatın onsuz yapılmış düzenine bakışı değişebiliyor insanın.
*
Tarihin bazı anları geliyor, bu düzeni var kılan politik ekonominin işler hatları çıplak göze beliriyor. Sık kullanılmış patikalar gibi değil, kötü ameliyat yaraları gibi dağları, ormanları tıraşlayarak açılmış yollar bunlar. Binlerce yıllık geçmişle ve henüz dün atılmış cilasıyla övünülen devlet aklını bir süpermarkette kasiyere çay paketleri, ayçiçek yağı şişeleri uzatırken görüveriyorsunuz; bugünün cilası da boykotu boykot ederek halkı tekrar para harcamaya özendirmek. Bu mitolojik telaş bir perdeyi çekiveriyor, yurttaşlığı sandık mevsimlerinde oy atmaya ve sonra susmaya, susup da müşteri, tüketici olmaya indirgeyenler sahne kostümsüz yakalanıyor.
Tutuklu şehir plancısı Tayfun Kahraman'ın sorduğu gibi, neden tutuklu bu kadar şehir plancısı var? Neden şehirden başlıyor her şey? Ya da neden en çok sızı yaratan Kent Lokantaları oluyor? Orada nasıl bir kamu tahayyülü var? Boykottan yana olan ünlülerin yanında, nasıl sessizce işçiler de cezalandırılıyor, aynı şeyi diyenler işten atılıyorlar, ikisi aynı resmin parçası.
Yahut kentin tarihi mirasını korumak konusunda işini şimdiye dek iyi yapması ve açıkça taşıdığı sağlık riskleri dışında, çok başka kentlerden insanın gönlünde Mahir Polat'a geniş yer açılmasının sebebi ne? Para harcamadan zaman geçirilebilecek korunaklı kent parçalarından söz ettiği bir video nasıl yayılmış... Gidip de İstanbul'u hiç pazarlanmayacak yerinden, yoksulluğundan tutmak sonra... Evet, diyor 900 km öteden biri, neden ben sadece para harcayarak gezmek zorundayım şehri? Bu o kadar unutturulmuş ki. Neden denize kıyısından bakamıyorum, para ödemeden bu şehrin sakini olarak? Bir an sadece bunu düşünmekle bile başka bir bakış beliriyor, güç veren bir haklılık o an aldığı nefese karışıyor.
*
Zaman ayarlarımızla çokça oynandı ama beş yıl önce tam bu zamanlar başka bir vesileyle tüm dünyada bazı perdeler yerinden oynamıştı. Bu yüzyıla denk düşen pandemi deneyimi, ölüm korkusuyla başlayıp kapatılma şokuyla sürerek, tüketime, hayattaki önceliklere dair zihinler, gönüller açmıştı.
O günlerde metropol sokaklarına inen hayvanlar daha da vahşileşecek kapitalizmi haber ediyormuş o bilge hayvanca dilleriyle. Sonrası ücretlerde ve çalışma koşullarında norm haline getirilmek istenen dramatik bir kötüleşme, daha da despotlaşan sermaye, proleterleşen öğrenciler, yoksullaşan orta sınıf, açlık sınırına terk edilen yoksullar oldu. Başka perdelerin de kalkması gerekiyor demek gözümüzden. Sermaye kadar hareket halinde olmak, öyle cevap vermek gerekiyor. Bugün binlerce kilometre ötede Tesla'yı koruyan polis kalkanları Türkiye'de olup bitene dair sosyal medyada ses edenlerin önünde de dikiliyor. Belirli gün ve haftalarda bir 1881, bir de sonsuzluk işaretiyle kendini berisinden ayıran sermaye sahipleri ne mesut şu an. Bir yanda başka bir karede boykotlu kahveciyle hatıra pozlarıyla yoldaşlık tazeleyeni var. Bizim bu insanca arayışlarımız, özgürlüğe ve eşitliğe yeniden inanışlarımız ve bu dünyanın azgın azınlık milyarderlerden yana olan düzenini değiştirme arzumuz karşısında onlar çoktan örgütlü. O saygın ve saf ideallerimizi lokmasız yutmak üzere hazırlıklılar.
*
Adalet nasıl bir kavramdır, nasıl tesis edilir, hukuk sistemi nasıl işler? Bir insan ömrünü neye harcamalıdır? Nasıl üretilir ve paylaşılır? Bir yanda bunları yeniden düşünürken, anayasanın maddelerini dile getirmek dahi suç haline getirildiğinde, bu saldırının büyüklüğü karşısında anayasanın maddelerini hatırlatmaktan başka çare yok. Anayasal haklarını kullanan, temel hak ve özgürlükleri için sokağa çıkanlar, tüm gençler serbest bırakılsın.
Önce nefes almak lazım. Bir yandan da nefes almaktan ibaret kılınmaya çalışılan hayat üzerine düşünmek; kimsenin kölesi, tebaası, askeri, neferi olmadan kurulacak bir düzen. Hayatı neyi isteyerek geçirdiğimiz de önemli.
Not:
Misal bugün dayanışma üzerine tekrar düşünürken onun fikrini sorabilirdik. Yıllardır yayın dünyası içinde çalışan, türlü mecrada düşünce üreten Kürşad Kızıltuğ, Saraçhane'de gözaltına alınarak tutuklananlardan biri. Kızıltuğ'un Güney Çeğin'le birlikte editörlüğünü üstlendiği kitaplardan biri de “Dayanışmanın Zincirlerini Çözmek: Karşılıklı Yardımlaşma ve Anarşizm Üzerine”. Önsöz Goethe'den şu alıntıyla başlıyor: “Özgür olduklarına inananlardan daha umutsuzca köleleştirilmiş kimse yoktur.” Kitap, Akın Emre Pilgir'in çevirisiyle Livera Yayınları'ndan geçen yıl çıktı.
Evrensel'i Takip Et