Kürt sorununda iç içe geçen süreçler

Fotoğraf: Mustafa Kamacı/TCCB
İstanbul Belediyesi üzerinden gerçekleştirilen 19 Mart siyasi operasyonu; Öcalan’ın PKK’ye kongre toplama ve kendini feshetme çağrısından sonra Kürt sorununun çözümü yönünde oluşan beklentinin, iktidar tarafından muhalefeti bölmek ve kendini tahkim etmek için kullanılmaya çalışıldığını gösterdi. Aynı şekilde Suriye’deki geçici yönetimin başında bulunan HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) Lideri Colani de Suriye’de demokratik geçiş süreci konusunda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yaptığı çerçeve anlaşmasına rağmen hazırladığı geçici anayasa ve atadığı hükümetle bu beklentiyi boşa çıkarıyor. Colani’nin Suriye Kürtlerine karşı uyguladığı zaman kazanma ve kendi yönetimini tahkim etme politikası, sadece Erdoğan iktidarının Kürt sorununda iktidar ortağı Bahçeli’nin sözcülüğüne soyunduğu süreciyle benzerlik taşımıyor, bu iki süreç önemli oranda iç içe geçmiş durumda bulunuyor. Dolayısıyla her iki süreç için de “Bundan sonra ne olacak” soruları soruluyor.
***
Gelinen yerde Erdoğan iktidarı, ciddi bir ikilemle karşı karşıya: Bir yandan 19 Mart sonrasında Kürt sorununun çözümü konusunda yeniden beklenti yaratabilmek için bazı adımlar atmak zorunda bulunuyor, ama bu adımları atmanın kendi baskı rejiminin bekası için yaratacağı riskleri (Demokratik siyasetin alanının genişlemesi) göze alamıyor.
Bu ikilem, Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması konusunda da kendini gösteriyor. Sadece Demirtaş değil, binlerce Kürt siyasetçi hukuksuz bir şekilde, daha doğrusu ‘özel’ bir hukukla yıllardır cezaevlerinde. Bu özel hukukun nasıl işlediğini İmamoğlu davasında ve sonrasında yüzlerce gencin tutuklanması sürecinde bir kez daha gördük. Hakkındaki yüksek yargı kararları uygulanıp Demirtaş’ın serbest bırakılması, sürece dair oluşan olumsuz havayı değiştirecek bir etki yaratabilecekken iktidar bunu göze alamıyor. Çünkü Demirtaş gibi etkili bir aktörün oynayacağı rolü uzun vadede kendi politikaları için riskli buluyor.
İşte Erdoğan iktidarı karşı karşıya kaldığı bu ikilemden kurtulmak ve süreci kendi kontrolünde tutabilmek için Suriye’deki geçiş sürecinde Kürtlerin olası kazanımlarının önüne geçmeyi, en azından bu kazanımları olabildiğince sınırlamayı hedefliyor. Bunun için uzunca bir süredir desteklediği HTŞ üzerindeki etkisini kullanmaya ve HTŞ’yi devreye sokmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Fidan ve MİT Başkanı Kalın’ın sık sık gerçekleştirdikleri ziyaretler, bu sürecin Colani ile birlikte koordine edilmesini amaçlıyor.
Colani, Erdoğan iktidarının desteğini almayı ve onunla uyum içinde olmayı aynı zamanda Suriye’de bütün kontrolü kendi eline almak ve yönetimini güçlendirmek için de istiyor. Ancak SDG ile çatışmaya girebilecek ve ABD ile İsrail’i karşısına alabilecek durumda olmadığı için de zaman kazanmaya oynuyor. Mart ayında SDG ile imzalanan 8 maddelik çerçeve anlaşmasının son maddesi, alınan kararların oluşturulacak komisyonlar üzerinden 1 yıl içinde uygulanmasını öngörüyordu. HTŞ’nin zaman kazanmaya yönelik politikası, bu maddede somutlanıyor. Çünkü bu çerçeve anlaşması, Suriye’de bütün toplumsal kesimlerin ve siyasi tarafların katılımıyla demokratik bir geçiş sürecini tarif ettiği halde HTŞ’nin hemen ardından açıkladığı ve 5 yıla yayılan geçiş sürecinde bütün yetkilerin Colani’nin elinde toplanması ile İslam hukukunun yasaların temelini oluşturması gibi maddelerin yer aldığı geçici anayasa bu anlaşmayla açık bir biçimde çelişiyordu. Devamında hiçbir temsil gücü olmayan bir iki isim dışında HTŞ üyelerinden oluşan geçici bir hükümetin ilan edilmesiyle bu süreci kendi güç ve kontrolünü arttırmak için kullanmak istediğini bir kez daha ortaya koyuyordu.
HTŞ yönetimi ve Erdoğan iktidarı, Türkiye’nin Suriye’de askeri üs kurması görüşmeleri yapıyor ve bu konuda geçtiğimiz günlerde İsrail tarafından bombalanan Humus’taki T-4 (Tiyas) hava üssünün adı geçiyor. Türkiye’deki iktidar, bu üsse yerleşerek Suriye’deki etki alanlarını genişletme ve SDG üzerindeki baskısını arttırmayı hedefliyor. Ayrıca bu üssün IŞİD ile mücadelede kullanılacağı yönlü açıklamalar, Erdoğan iktidarının bu üssü asıl olarak ABD ile SDG konusunda pazarlık yapmak için kullanmak istediğine işaret ediyor.
İsrail’in geniş alanları işgal etmesi ve saldırılarına devam etmesi karşısında ses etmeyen/edemeyen HTŞ, İsrail’i dengelemek için Erdoğan iktidarının desteğine ihtiyaç duyuyor. Türkiye’ye askeri üs verilmesi, bu dengeleme politikasının bir parçası olarak planlanıyor. Dahası HTŞ bu politika ile SDG üzerindeki baskıyı arttırmayı ve kendi yönetimini sağlamlaştırmayı da hesap ediyor.
Suriye’de, Türkiye ve İsrail arasındaki rekabet ve gerilime de bir parantez açmak gerekiyor. ABD’nin yanı sıra, Esad/Baas rejiminin yıkılmasından en fazla çıkarı olan ülkelerin başında gelen İsrail ve Türkiye arasındaki rekabet, Suriye’de etki alanları oluşturma mücadelesi olarak anlam kazanıyor. İsrail gerçekleştirdiği işgalin yanı sıra Durzîlerle ilişkilerini ve Rojava’daki Kürt özerk yönetiminin varlığını Suriye’de HTŞ’nin gücünü sınırlamanın ve kendi etki alanlarını genişletmenin aracı olarak kullanıyor. Erdoğan iktidarı da HTŞ ile ilişki ve iş birliğini hem Suriye’de belirleyici bir güç haline gelmek ve hem de sadece bölgesel düzeyde değil, iç politika bağlamında da ihtiyaç duyduğu Kürtleri etkisizleştirmek amacıyla kullanmaya çalışıyor. Bu iki ülke arasında zaman zaman tansiyon yükselse de Suriye’de Türkiye ve İsrail’in etki alanlarının oluşması, ABD emperyalizminin Suriye ve Ortadoğu politikasıyla uyumluluk gösteriyor. Çünkü Suriye’nin Türkiye ve İsrail’in etki alanları olarak paylaşılması, asıl olarak ABD emperyalizminin İran’ı kuşatma ve İran’ın Suriye’ye bir kez daha yerleşmesinin önüne geçme stratejisine hizmet ediyor. Başka bir deyişle Türkiye ve İsrail ne kadar karşı karşıyaymış gibi görünseler de nasıl Esad/Baas rejiminin devrilmesi noktasında çıkar birliği içinde oldularsa şimdi de ABD şemsiyesi altında aynı stratejide birleşiyorlar.
Sonuç olarak, Kürt sorununun çözümü konusunda Türkiye ve Suriye’nin iç içe geçmiş bulunan süreçleri hem Erdoğan iktidarının demokratik, barışçıl çözüm karşısındaki pozisyonunu ve hem de bu süreçlerin kırılganlığını açığa çıkarıyor. Gerici hesap ve saldırıları boşa çıkarabilmek ve bu süreçleri demokratik bir çözüme doğru ilerletebilmek, Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de ancak halkların ortak mücadele ve kararlılığı ile mümkün görünüyor.

Evrensel'i Takip Et