Genel grevin gücünü gösterme zamanı
Anayasal hakların ilgasına, gösteri hakkını kullananların darbedilmesine ve tutuklanmasına, hukukun askıya alınmasına karşı gençlerin çağrısıyla başlayan 2 Nisan tüketim boykotu hem iktidarda hem de sermaye örgütlerinde huzursuzluk yarattı. Boykot günlük ticari işlemlerde bir süreliğine kesinti yaratsa da, aslında ekonomiden siyasete doğru bir mesaj niteliğindeydi. Mesajın yerine ulaştığı da düşük prodüksiyonlu alışveriş mizanseni kurgulayan bakanlardan, boykot karşıtı açıklama yapan patron örgütlerinden, boykot hakkını kullanan yurttaşların gözaltına alınmasından belli oldu.
“Tüketimden gelen güç” şeklinde ifade edilen boykot potansiyelini ortaya koydu ve amacına ulaştı. Bu aşamadan sonra tüketim boykotunu “Hayatı durdurma” ya da “İktidarı sarsma” potansiyeline sahip bir eylem olduğunu varsayarak siyasetin merkezine yerleştirmek patinaj etkisi yaratacaktır. Çünkü kapitalizm her şeyden önce bir “üretim” tarzıdır; boykottan öte genel grev ve genel direnişe giden yolun taşlarını hazırlamamız gerekir.
Kapitalizmde önce üretim, sonra tüketim
Tüketim, bölüşüm alanıyla ilgili bir olgudur. Bir toplumdaki sınıfların tüketime yaptıkları harcamalar gelirleriyle, borçlanma durumlarıyla ve sahip oldukları servetle doğru orantılıdır. Gelir ve servetin oluşumu ise, üretim araçlarının mülkiyet yapısının biçimine, yani nüfusun hangi kesiminin tekelinde olduğuna, toplumsal artığa kim tarafından hangi koşullarda el koyulduğuna, ücretlerin genel seviyesine göre belirlenir. Bu da sınıf iktidarı sorunudur; devlet iktidarında emekçilerin mi sermayenin mi söz sahibi olduğuyla ilişkilidir.
Sermaye açısından bakıldığında, tüketilecek metaların üretimi artı-değerin elde edilmesine bağlıdır. Marx, Kapital’in üçüncü cildinde metaların üretken ya da bireysel tüketime girmek üzere, üretim araçları ya da temel geçim aracı olarak satın alındığını belirtir ve toplumun tüketim gücünün, bölüşüm koşulları temeline dayanan tüketim gücüyle belirlendiğini yazar. Bu da birikim eğilimiyle, sermayeyi genişletme ve genişlemiş ölçekte artı-değer üretme dürtüsüyle bağlantılıdır.
Marx’ın “Yasanın iç çelişkilerinin açımlanması” başlığı altında izah ettiği bu durumu biraz daha detaylandırabiliriz. Üretimin genişlemesi ya da daralması, karşılığı ödenmeyen emeğe el konmasıyla ve bu ödenmeyen emeğin genel olarak maddeleşen emeğe oranıyla belirlenir: Yani, kâr ve bu kârın kullanılan sermayeye oranıyla. Sermaye açısından asıl olan, toplumun ne kadar tükettiğinden önce, artı-değere el koymak ve birikim yapmaktır. Marx’ın ifadesiyle, “Sermayenin genişlemesi, üretimin hem çıkış hem de sonuç noktası, hem itici gücü hem amacı olarak görünür; üretim yalnız sermaye için üretimdir.”
Özetle kapitalist üretim tarzı, artı-değerin yaratılmasına ve el konmasına, mülksüzleştirmeye, artık nüfusun büyütülmesine, toplumun örgütsüzleştirilmesine, ranta ve pazarın genişletilmesine dayanır.
Grev korkusu
TOBB, ASKON, AESOB, İTO, İSO, BTSO, ASO gibi sermaye örgütü yöneticilerinin “milli zarar” diye nitelendirdiği boykotla başlayan huzursuzluğunun arkasında yapısal bir faktör bulunur. Bir günlük tüketim boykotuyla kâr ve cirolarının ne kadar düşeceğinden önce, tüketim alanında başlayan hareketliliğin üretim sürecine sıçrama ihtimali patronlar açısından esas risktir. Antep’te bulunan Eruslu Global’e ait Ecoplast Fabrikasında çalışan bir işçinin boykot çağrısını paylaştığı için işten çıkarılması veya Eğitim-Bir-Sen’in, üyelerine gönderdiği “Boykot çağrısı yapanları bildirin” mesajı haberleri bunun kanıtlarıdır.
Sermayenin toplumsal egemenliğini sağlayan etkenlerin başında örgütlü hareket etmesi ve kolektif bilincini diri tutması gelir. Patronlar, hem devam eden hem de yeni yasaklattıkları grevlerin, ekonomik darboğaz ve siyasi kriz koşullarında başlamasına karşı önleyici ve baskılayıcı tedbirler alırlar.
2024 sonunda Birleşik Metal-İş Sendikasının örgütlü olduğu Hitachi, GE Grid Solutions, Schneider Elektrik, Green Transfo, Arıtaş Kriyojenik işçilerinin grevinin cumhurbaşkanı kararıyla, “Milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle yasaklanması; Tekgıda-İş Sendikasına üye Polonez Fabrikası işçilerinin yürüyüş ve gösteri haklarının engellenmesi; Başpınar işçilerinin hakları için mücadele veren BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in patronların isteğiyle tutuklanması önümüzde durmaktadır. Yüzlerce günü deviren Temel Conta ve Lezita grevleri devam etmektedir.
İktidarın ve patronların en büyük ve gerçek korkusu, artı-değere el koymayı kesintiye uğratacak, meta ve hizmet üretimini aksatacak, sermayenin yılda en az 1.8 trilyon liralık kâr marjını düşürecek genel grevdir.
AKP’nin “agresif büyüme” modeli doğrultusunda sermayeye altın tepside sunduğu en önemli şey, kesintisiz üretim ve kâr oranlarını yükseltme yollarıdır. Başkanlık sistemiyle 2018’de ivmelenen kârlılık 2019’daki 250.5 milyar TL’den 2023’te 1.8 trilyon TL’ye çıktı. 2009’da şirketlerin toplam net kârı olan 53.5 milyar TL’nin bugünkü parasal değeri 582 milyar TL iken, şirket kârlılıkları enflasyonun üzerinde artarak 1.8 trilyon TL’ye ulaştı. Ocak 2009-aralık 2023 arası dönemde tüketici enflasyonu yüzde 1055 olurken, net kâr artışı yüzde 2 bin 46 oldu.
Grev ve sınıf
Grevin bir özelliği de işçi sınıfını sadece ekonomik alanla sınırlamaması, siyasi ve kültürel hegemonya oluşturmasına yardımcı olmasıdır. Raymond Williams, işçi sınıfı kültürü dendiğinde sanat veya dilden önce, temel kolektivizm fikri ve onu baz alan kurumların, davranışların, düşünme alışkanlıklarının ve yönelimlerin anlaşılması gerektiğini yazmıştı. Grev, ücret ve hak kazanımlarını elde etmek dışında, sınıf bilincinin ve iradesinin oluşumunda, bu iradenin örgüt formuna kavuşmasında, ekonomik taleplerin siyasileşmesinde en önemli araçlardandır.
“Üretimden gelen güç” genel grev olarak kullanıldığında bir toplumdaki tüm mübadele ve dolaşım sürecini, reel sektörü, finansal sistemi, siyasi karar alma mekanizmalarını doğrudan etkileyeceği için iktidarın önlemleri de daha sert ve şiddetli olacaktır. 15-16 Haziran’dan hatırlayacağımız üzere sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilebilir. Bu da işçilerin tekil iradelerinden ziyade, sendikaların ve konfederasyonların tutumuna göre şekillenecektir. Ne var ki, bağımsız sendikalar ve konfederasyonlar içindeki mücadeleci sendikalar dışında halihazırda hiçbir emek örgütünde genel grevi örgütleyecek kadro ve irade yok. Bunu zorlamanın ve koşullarını oluşturmanın yolları emekçilerin kendi elinde.
Akıllara kazınan o pankartta yazdığı gibi: “Gücümüz birliğimizden gelir...”
Evrensel'i Takip Et